“Nefes bile aldırmıyor” dedi, parmak uçlarını göğsüne vurdu, üç kez. Tekrar yüzünü Haliç’e döndü. “Nefes bile aldırmıyor, nefes. Burnum sızlıyor. Yalnız burnum mu, tüm kemiklerim. Elimi kaldırmaya mecalim yok.” Sigarasından derin bir nefes aldı. Öksürdü, öksürdü… Eva, M’nin boğulacağını zannetti. “Yok, vallahi bize mutluluk yok.” Tekrar öksürdü. Ciğerlerinin hırıltısı Eva’yı tedirgin etti.
“En azından,” dedi, M’ye bir adım attı, elini omzuna koydu, gri paltosunun yüzeyinde ince, beyaz parmaklarını gezdirdi. “Konuş ve bir kez olsun ne düşündüğünü anlat. Neden, neden kaçıyorsun her şeyden? Bir kez anlat ne varsa!”
Denizden esen yosun kokulu rüzgar, M’nin saçlarını gözüne düşürdü. Umursamadı. “Biri ölmese ben doğmayacaktım, anlıyor musun? Benim doğumum bile birinin ölümü üzerine. Sorgulama fazla. Ben mutlu olamam. Belki memnun olabilirim. Ama o da çok zor.”
Eva bıkmadı, usanmadı. “Yine kaçamak konuşma,” dedi, tırabzana yaslandı, M’nin ona bakması için başını uzattı. M denize baktı. “Benim öykülerim neden mutsuz biter hiç düşündün mü?” diye sordu. Eva, “Senin öykülerin mutsuz bitmez ki” dedi, “Sadece yarım kalır.” M gülümsedi. “Evet, yarım kalır. Kimse ulaşamaz hayallerine. Hatta ne istiyor, kimi seviyor bunu bile bilmezler. 90 sayfa birinin peşinden koşar yazdığım karakter, kavuşur. Sonra tek bir cümlesinden tiksinir, kendisine lanet okur, neden bu kadar çabaladığını düşünür, zamanı boşa geçirdiği için her şeye, herkese söver. 90 sayfalık arayışı 3 sayfada çöp ederim. İşte, benim hayatım bu.”
“Ama bir sorun var” diye çıkıştı Eva. M ısrarla çığlık atan martılara bakıyordu. “Bu hikayeyi sen yazıyorsun.” M, “Evet” dedi, “Ama karakterlere karışmıyorum. Umurumda değil. Öykü nereye akarsa oraya gidiyor. Serbest çağrışım gibi düşün.” Eva gülümsedi. İyice başını uzattı M’ye doğru. “Sorun bu değil mi zaten, sen hikayeye karışmıyorsun. Karışsana. Güzel bitir hikayeni.”
İkisi de konunun edebiyat olmadığının farkındaydı. “Bak Eva,” diye iç çekti M ve sigaradan derin bir nefes daha aldı. Denize atacaktı, eli gitmedi. Yere atmak istedi, çekindi. Etrafına bakındı, atacak yer bulamayınca tırabzanda söndürdüğü dalı cebine koydu. “Ne yapalım,” dercesine Eva’ya baktı. Kadın da gülümsedi. “Bunu seviyorum işte, düşünceli adam olmanı seviyorum” demek isterdi ama sustu. Sadece koca gün boyunca ilk kez göz göze gelmelerinin tadını çıkarmak istedi. Hem şefkat, hem merak doluydu M’ye karşı. Esrarengiz bir çekiciliği ama umulmaz ve sinir bozan bir inadı vardı.

M kollarını önünde birleştirdi ve denize doğru eğildi. “Ben, aklıma geleni yazarken bile o kadar yoruluyorum ki, hiçbir sona karar vermek istemiyorum. Bitkinim. Hiçbir şeyin de değişeceğini sanmıyorum.”
“Duvar gibisin, duvar!” diye çıkıştı Eva. “Muhteşem bir hayat yaşayabilirsin. Hâlâ daha yaşayabilirsin. Yani… yaşayabiliriz. Ama yapmıyorsun. Lanet gibi çökmüş üstüne üşengeçlik. Başka hiçbir şey yok. Hastalığın yok, sana büyü falan yapılmış değil, mutsuz da değilsin. Sadece kararsızsın. Üşengeçsin ve korkaksın.”
M kaşlarını çattı. “Biliyorum,” dedi. Aklına gazeteci arkadaşının, “Kadınların en güzel yanı dobra olmaları değil mi zaten” sözü geldi. M’ye göre patavatsızlıkla dobra olmak aynı değildi. İnce çizgiyi ayırt edebilen kadınlara hayrandı. Eva şimdi patavatsızlık yapmıştı. M, “Biliyorum” diye yineledi. “Zaten lanet burada. Hayal kurmak yapmaktan daha güzel.”
Eva yavaşça gözlerini kapadı. Bu adamı tanıdığından bu yana ilk kez menfi bir duygu göğsüne yayılmıştı. Genç kadın, karşısındaki adamın sırlarını çözdüğünü düşünüyordu. Anlamlandıramadığı bir huzursuzluk kaplamıştı ruhunu. Günlerdir gözünde ipek bir perde vardı, arkasında ise genç ama yıpranmış bir yazar. İlk kez o perde yırtılmış ve kır saçlı adam tüm gerçekleriyle görünür olmuştu. Eva gözlerini yine ağır ağır açtı. Başını salladı ve tırabzandan uzaklaştı. Tıpkı M gibi sessizce denizi izlemeye başladı.
Galata’nın ayaklarında ölü bir kedi yavrusunu fark etti M ve başında üşüşen onlarca martının birbirleriyle nasıl savaştıklarını izledi. Lise yıllarında yakın arkadaşı Hazar’ın babası öldüğünde yaşadıkları bir an gözlerinin önüne geldi. Hazar’ın babasını defnettikten 2 gün sonraydı. Uyku ve hüzün dolan gözlerini açamayacak durumdaki arkadaşının koluna girmiş ve babasının kabrine götürmüştü. Kabrin üstü yemyeşildi. Henüz iki gün evvel gömülen adamın toprağı yeşermişti. “Geleceğini anlamış” demişlerdi Hazar’a. Lise çağındaki genç derin nefes alırken içli içli titremiş ve gülümsemişti. Tebessüm eden gözlerinden birer damla yaş yanaklarında süzülürken, mezar taşına kapanıp dakikalarca bir mesaj daha beklemişti babasından. Ancak Hazar’a cevap gelmemişti. Neden sonra M arkadaşının koluna girmiş, evine götürüyordu. Göz ucuyla diğer kabirlere bakmış ve onların da yeşerdiğini görmüştü. Yenilerin de eskilerin de… Hatta henüz defin yapılmayan boş çukurların bile kenarlarında yeşil yoncalar vardı. Hazar’ın bunu görmesini istememiş, arkadaşını biraz daha hızlı yürümeye zorlamıştı. Ölümü sürekli hatırlatan bir şeyler oluyordu. Galata’nın ayaklarındaki kedi yavrusu gibi. İşte bu anlarda hep aklına Hazar ve babası geliyordu.
“Eva,” diye seslendi. “Biz biraz lüzumsuz anlam yüklemiyor muyuz her şeye?”
Eva cevap vermedi.
M devam etti: “Mutluluk diyoruz sabahtan beri. Ne mutluluğu? Benim hikayem mutlu bitmez, tekrar ediyorum. Nasıl bitsin, neden bitsin? İmanla çene kapatmadan evvel kimse mutlu bir sona beni ikna edemez. Neyin doğru, neyin yanlış olduğunu bile kavrayamıyoruz.”
Paltosunun yakalarını kaldırdı. Martıların seslerini bastırmak için daha yüksek sesle konuşmaya çalışıyordu. Eva ile konuşurken ilk kez kendini rahat hissetti. O anı yakaladı M, hani o herkesin, “Daha fazla umursayamam” anı vardır ya, işte o anı yakaladı. Düşünmeden, aklına geleni diline düştüğü gibi söylüyordu.
İçini dökmeye devam etti: “Ne yaşayacağım Eva, söylesene. Hangi hayatı? Mesela dindar bir insan mı olacağım? İnan bilmiyorum. İnsanlar hayatlarını nasıl idame ettireceklerini nasıl keşfeder? Neyi seçeceklerini nasıl bulur? Sen biliyor musun? Ben bilmiyorum. Hayatımda bir kez bile kendi yoluma karar vermedim. Bunu günah bildim. Ayıp bildim. Şimdi duvara çarpıyorum.”
Siyah botuyla birkaç kez tırabzanlara vurdu. Gevşek bağcıkları iyice salındı etrafa. Eliyle demirleri daha sıkı kavradı. “Hayata geç kaldığımı zannediyorum,” diyerek anlattı:
“Bir tane bile dostum kalmadı. Neden? Kim hayatını ellerine alamayan biriyle arkadaş olur ki? Neden olsunlar? Ne fayda gelir benden? Hadi gidelim dediği zaman birisi, otuz yaşında bir adamın aklına ilk gelen ailesine ne hesap vereceği olur mu? Olur! Olursa böyle olur…”
Eva’nın bir şeyler söylemesini bekledi. Galata’da balık tutan gençler ısınmak için yerlerinde zıplıyordu. Onları görünce M ne kadar üşüdüğünü anladı. Ellerine hohladı. “Mutluluk diyorum Eva, mutluluk diye bir şey yok,” dedi, “Belki de şeytan icadı. Yurdundan kopup dünyaya düşen insanoğlunun üzüntüsüne üzüntü katmak için iblisin yaydığı bir safsata. Ama memnuniyet, evet… Bazen.”
Eva yine cevap vermedi. M birkaç adım sesi duydu. “Geylani hazretlerinin selamını getirdim” diyerek dualar okuyan dilencinin geldiğini düşündü. Roman dilenci, M’nin müdavim musallatıydı. Sese doğru bakmaya tenezzül bile etmedi. Ancak Eva’nın sessizliğinden rahatsız olmuştu.
Sol omzu üzerinden sakince başını çevirdi.
Eva gitmişti.
Hızlıca sağına döndü. İskele boştu. Eva yoktu. Dilenci de.
Gözlerini kırpmadan önüne döndü. Haliç’e baktı. Uzun uzun izledi dalgaları. Tekrar etrafına bakındı. Bomboştu. Martıların çığlıkları, dalga seslerine karıştı. Giderek daha net duymaya başladı her şeyi. Tüm sesler artık daha yüksek ve anlamlı geliyordu M’ye.
Eva’nın sessizliğinden rahatsız olmuştu. Gün boyunca ilk kez ona haksızlık ettiğini düşündü. Bu kez verecek bir cevabı vardı. Fakat yine geç kalmıştı.

Yerinden uzun süre kıpırdamadı. Martılar tek tek uçtular. Son balıkçılın da havalandığını gördü. Gözü ölü kediye takıldı. Hayvancağızın yalnızca derisi ve siyah – beyaz koca kafası kalmıştı. Balık tutan çocuklar da koşa koşa gitti. Akşam ezanı başladı. M’nin dizleri titredi, mecali kalmadı. Halsiz bacaklarını tırabzana yasladı. Sapsarı Galata Kulesi’ne baktı, baktı… Galata’nın ışıkları sönünce Fener’e doğru sessiz sessiz, ayaklarını sürüyerek yürümeye başladı.